The first 200 lines.
ATTICA ISLAHEVİ
Shuttlesworth!
N'aber kanka?
Müdür seni görmek istiyor.
Müdür mü?
-Ne istiyor? -Bilmiyorum.
Bilmek de istemiyorum.
Git onu getir dedi.
Sağ ol Books.
Dışarıda bekle.
Jake, lütfen otur. Otur.
Sahada olduğunu duydum.
Evet, sağlıklı kalmaya çalışıyorum.
Biliyorsun, öyle işler.
Zihnimi de meşgul ediyor.
Zaman geçirmek için iyi yöntem.
Dr. James Naismith işini biliyordu.
Harika bir oyun, değil mi?
Basketbol, evet.
-Oynadın mı? -Gençken biraz.
-Deniyorum. -Oğlana koçluk yapıyorum.
Mahalle merkezini yönetiyordum.
Haydi. Göster bana.
Bu güzel, güzel!
Ama alan değiştirdin. Uzaklaştın.
-Koçluk mu yaptın? -Hayır, sayılmaz.
Dışarılarda yardıma ihtiyacı olan bir çocuk gördüm,
ona bir iki ipucu verdim.
-Hangi el? -Sağ.
-Hangi elle atmalısın? -Sol.
Ama bugünlerde Müdür Bey
sözünüzü dinlemiyorlar.
Her şeyi bildiklerini düşünüyorlar.
Öyle bir şeyler. Temel bilgileri
bayağı eksik.
Bununla karşılaşmadım.
E tabii sen...
Çocuklar akıllı.
Seni dinlemezlerse sonları burası. Biliyorlar.
Hiç böyle düşünmemiştim.
Pernell'e mi oy verdin?
Hiç oy kullanmadım.
Neyse. Ama Vali oldukça sıkı, büyük
bir basketbol hayranı.
Üniversitede, Big State için dört yıl oynamış.
Fena değilmiş.
Big State'in en büyük destekçisi.
Kanı kırmızı akar.
Evet, televizyonda görmüştüm.
Jesus Shuttlesworth adında bir oğlun var mı?
Evet.
Oğlun Amerika'daki en büyük oyuncu adaylarından
biri olarak mı adlandırılıyor?
Bazılarına göre evet.
-Biliyorsunuz, iki, üç, altı. -Haydi ama Jake.
Mütevazı olma. Gurur duymalısın.
Bir tavus kuşu kadar gururlu.
Hep gurur duydum.
Tüm dünyadaki bir numara sporcu adayı olmadan önce.
Mütevazı değilmişsin.
Tanrı benim yanımda.
Vali, oğlunun Valinin okulu, Big State'e
kaydolmayı düşünmesini talep etti.
Oğlunu bunu yapmaya ikna edersen Vali, buradaki süreni
en aza indirmek için elinden geleni yapacağını söyledi.
Vali bunu yapabilir mi?
-Yani, yapabilir... -Yapabilir.
15 senem var müdürüm, bu...
Bu gerçek mi?
Valiyi mutlu edebilirsin.
Ona iyilik yapanları asla
unutmamak gibi bir huyu vardır.
Ona kötülük yapanları da unutmaz.
Ben burada, yani bu parmaklıkların...
Parmaklıkların, duvarların arkasında
Yani böyle bir şey...
Telefonda falan konuşulmaz.
Derhal işe koyulmalıyız.
Çocukların seçim yapması için son tarih bir hafta sonra.
-Bir hafta mı? -Yedi gün.
Her şey ayarlandı.
Bulls'un Knicks'e karşı hiçbir kozu yok.
Tek konuştuğun Jordan şöyle, Jordan böyle.
Muhafız!
Sen üstüne düşeni yap, oğlunu getir. O da
-Muhafız! -...kendine düşeni.
Muhafız!
-Neler oluyor? -Bu geçici rahatsızlığın
kusuruna bakma ama bir aktör olarak yeteneklerine güvenemeyiz.
Hataya yer yok.
-Çekilin. -Gidelim Doktor.
-Acele edin. -Nereye götürüyorsunuz?
-Sorunu ne? -Bilmiyorum.
-Gıda zehirlenmesi. -Emin misin?
Bilmiyorum, yeni getirdiniz.
Hemen karantinaya alınmasını istiyorum.
Hapishanede bir şeyler yemiş.
Bir önceki seferde hapishanenin
yarısı hastalandı.
Karantinada.
-Bulaştırabilir. -Tanrım!
Son bir şey.
MARCEL WYATT MÜDÜR
Hile yapmayı deneme.
Üçkâğıt yaparsan anlaşma biter.
Şunu susturamaz mısın?
Herif acı çekiyor.
O zaman ilaç ver.
İki saatimiz daha var. Bunları duymak istemiyorum.
İki şartlı tahliye memuru atanacak.
Spivey, bir zenci. Onu seversin, o da seni.
Diğer refakatçin Crudup.
Sessizdir. Ama babam sessiz olanlara dikkat et demişti.
Spivey, çok hastayım dostum.
Al.
Şunu iç.
İç işte.
Spivey ve Crudup, benim tarafımdan seçildi, en iyisidirler.
Onlara gerektiğinde
ateş etmeleri için izin verildi.
Sen veya hasta olman umurumuzda değil.
Kusacaksan bize söyle, sağa çekeriz.
Oraya kusarsan
adamım Crudup hepsini, hem de en ufak damlasına kadar yalayıp
temizlettirir.
Anladın mı dostum? Kapiş?
Evet, kapiş.
Kenara çeker misin?
Lütfen?
Adamım Spivey'nin dediğini unutma.
Arabaya kusma, tek bir damla bile.
- Çok hızlı gitme -N'aber?
-Kontrole devam et. -N'aber?
-Bu herif hep şarkı söylüyor. -Biliyorum ya.
-Biraz top oynayalım. -Bence de dostum.
Sahayı ele geçireceğiz.
-Tamamdır. -Kafan karışmasın
-Adamım diyorum ki, sağlam oynamalıyız. -Sadece istemen
bitirmek istemen gerek...
-Haydi. Rodman'a bak. -Bende bir şey yok.
Hey! Sonraki bende!
-İşte. -Çocuklar.
-Şu herifleri ezip geçelim. -Gerçekten.
Haydi, top oynayalım!
Haydi, koca adam.
-Şu herifi dizginle. -Ne oldu? Gidelim bebek.
-Çıktı. -Mola.
Haydi G!
Hey!
İşte bu!
-Haydi. -Hareket ettir.
-Bana ver. -Blokla.
Hiç bir şeyin yok.
-Kahretsin. -Geri al.
-Haydi. -Aldı.
Topu ver. Boştayım.
O bizim topumuz.
İyi atıştı Johnny!
İyi pastı James!
At.
-İyiydi. -Bana haber et.
Haydi dostum, haydi.
Haydi Boogs!
Aldım.
-Buraya. -Haydi, gidelim.
Zıplıyorum bebek, zıplıyorum. Ne?
-Orta saha. -Sende.
Smaç.
Haydi Boogs.
Yeniyoruz.
-Çaldın. -Bir şey göster.
Aldım!
Tamamen! Havada!
Şov zamanı!
Lincoln Railsplitters'ız bebek!
Ne...
Gazete okumadın mı evlat?
İSA KURTARIR
Railsplitters! Bu!
Jesus Railsplitters'ı Vaat Edilen Topraklara götürdü hem de
geride olmalarına rağmen.
Koç Cincotta'nın takımı ölmeyi reddetti.
Kazanmak için döndüler ve salondaki herkes çıldırdı.
Birinci.
Basket bana sevgi ve mutluluk getiriyor.
Adım Sip Rodgers.
Abraham Lincoln'a gidiyorum.
Ben forvetim.
Biz Railsplitters'ız. Kimse bize bulaşamaz.
Basket görsel bir şölendir.
Sahaya girersin, önünde savunma oyuncusu vardır.
Onu soluna alırsın, sonra sağına
sonra arkada kalır, sonra da hop basket.
Sonra ona bakar, "ne var?" dersin.
Basketbol tüm hayallerim,
olmak istediklerim, başarılarım ve hayattan
istediklerimin doğduğu yer.
Kortta kendimi yakışıklı hissediyorum. Biriymişim gibi.
OTEL
Bu Bay Shuttlesworth. Anahtarı?
No comments yet. Be the first to leave one.