As primeiras 200 linhas.
Aman Tanrım!
Bir eksik var mı?
Nasıl bakayım? Titriyorum.
-Bir şey eksik mi bilmek istiyorum. -Sakin ol.
Ölebilirdik! Tanrım, Kandinsky!
-Kandinsky. -Gitmiş! Tanrım, polisi ara!
Hayır!
-Gümüş Viktorya dönemi hokkası. -Ivır zıvırı bırak şimdi!
Hokka burada.
Öldürülebilirdik!
Gümüş jaguar.
Neden?
Boğazımız kesilebilirdi.
Degas da burada.
Gece yatağa mutlu girip ölü uyanabilirdik.
Uyanır mıydık acaba?
Yaşıyoruz.
Köpek!
-Tanrım! -Ne oldu?
Düğüne gitmeliyiz.
-Düğüne gidecek havada değilim. -Mecburuz.
-Senin arkadaşların. -Öyle mi dersin?
Merhaba!
"Merhaba" mı? Seslenmesene yahu!
Evde başka biri olsaydı anlardık.
Bütün gece anlamadık.
Tanrım. Sakın açma! Odur!
Merhaba.
Merhaba.
Merhaba.
Merhaba.
Merhaba.
Gelin tarafı mı, damat tarafı mı?
Fark etmez.
Nasıl tanıştığımızı bile hatırlamıyorum.
Neden buradayız?
Olay çıkarmayalım.
Dünyadaki en korkunç cümleler şunlar.
-"Şimdi uyumak için yatağıma uzanıyorum." -"Tanrı ruhumu korusun diye dua ediyorum."
Sonra dehşet başlıyor. "Eğer ki ölürsem uyanmadan önce."
-"Ruhumu al Tanrım, sana dua ediyorum." -İyi misiniz?
-Ölecektik. -Boğaz kesilecekti.
Berbattı.
-Öldürülecek miydiniz? -Birkaç saat önce.
-Ama yine de buradayız. -Bunu kaçırmayız.
Yeter ki gelinimiz mutlu olsun.
Kaos, kontrol.
Kaos, kontrol. Beğendin mi?
Cin tonik alayım lütfen.
Anlatsana.
Dün gece harika bir akşam geçiriyorduk.
Yıllardır görmediğimiz bir arkadaşımız yemeğe geldi.
Geoffrey Miller. Güney Afrikalıdır.
O kadar abartarak söyleme.
Güney Afrikalı Geoffrey.
Dalga geçmesene.
Viski alabilir miyim lütfen?
Büyük bardak.
Geoffrey iş için kısa süre New York'taydı, onu yemeğe davet etmemizi istedi.
Dinleyin.
Ne oldu?
New York'un bu kadar sessiz olması beni hep şaşırtmıştır.
Çocuklar taşınınca düşük gürültüye alışıyor insan.
Geoffrey, Kral Midas kadar zengin. Altın madenleri var.
Bir altın madeninde 70.000 işçi çalışıyor.
Ama hep nakit sıkıntısı var.
Çünkü hükûmeti halkına…
-Beyazlara. -Beyazlara kredi vermiyor.
Savaşta doğan bebeği almak gibi.
Aradığında hazırlıksız yakalandım.
Bir anlaşma için bir miktar eksiğim vardı.
-İki milyon. -Rakam fuzuliydi.
"Fuzuli" demen hiç hoşuma gitmiyor.
İki milyona ihtiyacı vardı.
Geoffrey'yi uzun zamandır görmemiştik.
Yemek ısmarlayacak parası olmasa da kolayca iki milyon dolar çıkarabilir.
Çok zengin arkadaşlara sahip olmanın korkunç yanı da bu.
Kabul edelim, para araya giriyor.
Bunu alayım.
Zengin arkadaş, boğulurken cam simidini atan kişi gibidir.
Ama şu kelimeye çok alınıyorlar işte.
"Can simidi."
Pardon, iki kelime oldu.
Güney Afrikalı dostumuz, onu can simidi için sevdiğimizi sansın istemedik.
Yalakalık yapmıyorduk. Geoffrey'yi severiz.
Biz de mi…
Sakın ha.
Can simidimsi bir akşam değildi.
Abartılı.
Ama Geoffrey arayıp onu yemeğe davet etmemizi istediğinde
bir an kader ağlarını örmüş gibi geldi.
Çünkü kim bankayla uğraşmak ister?
Neden Güney Afrika'da kalıyorsun ki?
Siyahi işçileri eğitmek için orada kalmak gerekiyor.
Bizi öldürdüklerinde başarımızı anlayacağız.
-Kendini yok edecek devrimi planlıyorsun. -Hayatını tehlikeye atıyorsun.
Ciddi olmadığını biliyorum. Keşke gelip ziyaret etseniz.
Biz mi sana geleceğiz? Muhteşem evinizde oturup
ilçelere ziyaretler planlayıp en fakirlerini görmeyi talep edeceğiz.
"En kötü durumda olanların bunlar olduğuna emin misin?
Sonuçta bunca yolu geldik.
Hafif ırk ayrımcılığı kurbanı olanları görmek istemiyoruz.
Şok olmayı talep ediyoruz."
Doğu yakasında oturup devrimden bahsetmek pek doğru gelmiyor.
Burada Pépé le Moko için sadece küçük, salaş kafeler var.
Hayır.
Güney Afrika'da barikat kurup orada şarkı söyleyeceğiz.
Seni takip ederler.
Takip et beni. O şarkı neydi?
Bu bizim tarihteki rolümüz, kendimizi buna adıyoruz.
O sizin tarihteki rolünüz. Bizim değil. The Fantasticks.
Takip et, takip et beni
Tarihteki rolünüz. Söylemesi o kadar kolay demek?
Lech Walesa ve grevdeki tersane işçileri gibi insanlara liderlik etmek.
Gorbaçov, grevdeki madencilere sesleniyor.
Grevdeki kömür madencileri çok yaşa!
Bu madencileri hep moda gösterilerinde hayal ederim.
Sonbahar kreasyonlarıyla.
Parkta neden bir husky heykeli var?
-Çıkmadan bir içki daha içelim. -Nereye gidelim?
New York'taki tüm restoranlar, 16. yüzyıldaki Floransa gibi.
Her köşede bir dâhi var.
Şeşuan, Hun.
Düşünsene, tabelacı yanlış boyamış.
"Hun wok" yerine "Hun bok" yazmış.
Onu Times'a gönderdik.
New York'taki şeylerle ilgili bir şaka sayfası var.
Şampanya gönderiyorlar.
Seçmelere katılıyor değildik ama aklımdaki tek şey "iki milyon dolar"dı.
Hani biri "filleri düşünme" deyince tek düşünebildiğin filler olur ya?
İki milyon…
Ne yaparsan yap, filleri düşünme.
Filler mi?
Louisa Dada'ya çok meraklıdır.
Cezanne'le ilgiliydi.
Dikkatli olmazsak satılacak ve bir daha asla göremeyeceğiz.
Koyu yeşil bir ormanın orta çağ manzarası.
Uzaklarda güneş ışığını görüyoruz.
Soluk bir rengin, resmin ağırlığını taşımaya zorlandığı ilk kullanımlarından.
Büyük kazanım getiren bir deney.
Renk cümbüşüyle çok şey anlatmak istemiş.
Japonlar, Cezanne olması dışında hiçbir şeyini beğenmiyorlar.
Rahatsız ettiğim için üzgünüm ama yaralıyım ve her şeyimi kaybettim.
Nereye gideceğimi bilemedim.
Çocuklarınızın bir arkadaşıyım.
-Çocuklarımızın isimlerini söyledi. -Okullarını da.
Harvard. "Harvard" diyebilirsin.
Detay vermek istemedim.
Central Park'ta saldırıya uğradım.
Husky heykelinin yanında.
Parkın ortasında neden Yukon'da hayat kurtaran bir köpeğin
heykeli var diye düşünüyordum.
Buna bir anlam vermeye çalışıyordum.
İyi misin?
Paramı ve çantamı aldılar.
Çantada tezim var dedim.
-Gömleğin kanıyor. -Gömlek değil, çocuk kanıyor.
Pardon, kan görünce böyle oluyorum.
Hayır! Tanrım, halıya değil.
-Eddie, doktoru çağırır mısın? -Hayır, birazdan kendime gelirim.
Doktor çağırmayın lütfen.
Tamam Eddie. Seni ararız.
Teşekkürler Eddie.
Para umurumda değil.
Ama bu mekanik kopyalama çağında tezimin tek kopyasını almayı başardılar.
Ouisa, ilk yardım kitabı nerede?
Kızıl Haç diyor ki
"Yaranın kenarlarını birleştirin. Suyla yıkayın."
Evet, öyle yapıyorum.
Dur bakalım. Ouisa, gazlı bez lazım.
Sizi görmek harikaydı.
Hayır, lütfen kal.
Amerika'da zamanım çok az.
Cezanne hakkındaki yeni kitabı gördün mü?
-Hayır. Telefonu kullanabilir miyim? -Çok aydınlatıcı olmuş.
Koridordan koştum.
İki milyon dolar.
Cezanne kitabıyla birlikte mutfaktan gazlı bez aldım.
Cezanne'i bezi isteyen Flan'a, bezi Cezanne'i isteyen Geoffrey'ye verdim.
Ouisa.
İki milyon dolar.
Çok güzel bir kitap.
Temiz bir gömlek getireyim. Lütfen gitme.
-Barış yeniden sağlandı. -Sonra…
Çocuklarınız nazik olduğunuzu söylemişti.
Bir gece herkes yurtta oturmuş, aileleri hakkında atıp tutuyordu.
Sizin çocuklarınızın sesi çıkmadı.
"Bizimkiler öyle değil." Flan ve Ouisa, değil mi?
"Kittredge'ler öyle değil. Kittredge'ler nazik."
Saldırganlar gittikten sonra Beşinci Cadde'deki daireleri gördüm.
Bayan Onassis orada yaşıyor.
Babcock'lar ve Auschenclaus'lar da orada oturuyor.
Ama siz burada oturuyorsunuz.
Ben de buraya geldim.
Çocuklara inanabiliyor musun?
Çocuklarımızın adını söyledi.
İsimlerini söyleyebiliriz.
Çocuklarımız adlarını verdik diye bize dava açmaz.
Talbot ve Woody benim için dünyalara bedel.
Ona "Woody" demene izin mi veriyor? Yıllardır kimse ona "Woody" demedi.
No comments yet. Be the first to leave one.