De første 200 linjer.
Bir Angela Schanelec filmi
- Ee, haberler nasıl? - Her şey hazır. Altı ay.
Aylık temel maaş 2.4 milyon... Lira.
- Kolezyum manzaralı mı? - Hayır. Roma'nın dışında.
- Ne zaman başlıyorsun? - Temmuz Ağustos gibi.
En az altı aylığına benim daireme taşınabilirsin.
Çok pahalı.
- Ya da kiralamayı iptal ederim. - Geri dönmeyecek misin?
Muhtemelen. Elbette döneceğim. Bir şey olmadığı müddetçe.
- Bir kahve... Bir şey yedin mi? - Biraz kek yedim.
Hayır, ben dondurma istiyorum. Çilekli var mı?
Menüde ne yazıyorsa o var.
Bu uyuz garsonlar canımı sıkıyor. Ne yaptım ki ben ona?
Annemlerin bahçesinde bir veda partisi vermeyi düşünüyorum.
Annem haftaya Fransa'ya gidiyor. O yüzden ev boş olacak.
- Sizinkiler daha boşanmadı mı? - Hayır.
Babam taşındı sadece. Delice, ha?
Baban da bir tuhaf. Bunu ondan hiç beklemezdim.
- Neyi, taşınmasını mı? - Evet.
Taşındığı yeni yere, Sonja'nın gelip temizlik yapmasını istedi,
ama tabii ki annem buna karşı çıktı.
Şimdi de perişan bir hâlde, çünkü babamı herhangi bir
annenin sevebileceğinden çok daha fazla seviyor.
Babam onunla hep biraz Lehçe konuşurdu ve bu onun hoşuna giderdi.
- Sonja'nın Rus olduğunu sanıyordum. - Hayır, Polonyalı.
- Rus olduğunu da nereden çıkardın? - Sordum ona. Rus o.
- O zaman neden onunla Lehçe konuşuyor? - Belki Lehçe bildiği içindir.
- Rus mu sence? - Kesinlikle.
Sor ona. O zaman netleşir.
Hayır, hayır, sana inanıyorum. Şimdi soramam...
10 yıldır bizimkilerin evini temizleyen kadına bunu nasıl sorarım?
- Rus demek. Bu her şeyi değiştiriyor. - Nasıl yani?
Birinin Polonyalı olduğunu düşünmekle Rus olduğunu düşünmek bambaşka şeyler.
Rusya çok daha büyük. Belki de Sibiryalıdır.
Kocası da ayyaşın teki, ya da ne bileyim, Çeçen bir isyancı falandır belki de.
- Evli mi ki? - Hep evli olduğunu düşündüm.
- Cidden, direkt ona sorabilirsin. - Hâlâ oradaysa tabii.
Belki de pılıyı pırtıyı toplayıp
babamın yanına gitmiştir.
- Haftaya buralarda mısın? - Evet. Tüm yaz buradayım.
- Bir yerlere gitmeyecek misin? - Hayır.
- Odan ne kadar büyük? - Büyük. En azından yeterince büyük.
Çalışmak istemiştim ama belki de hiçbir şey yapmam.
Piyanomu buraya getirmeyi düşünüyorum.
Yıllardır babamın evinde tozlanıp durdu. Kimse de elini sürmedi.
Olur, tabii eğer burada kalmayı düşünüyorsan.
Ne kadar kalacağımı bilmiyorum. Ama zaten hiç bilmiyorum ki.
Ben de gideceğimi hiç sanmazdım.
İyi de sen yıllardır buna hazırlanıyorsun.
Biliyorum ama yine de yapacağımı sanmazdım. Orada kimseyi tanımıyorum.
6 ay göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Sonra kendinle gurur duyarsın.
Gurur duyar mıyım, orasını bilemem.
Özel bir şeyler olması gerekiyor. Belki de hiçbir şey olmayacak.
Ya sadece evrak işleri yaptırırlarsa?
Tek başıma bir iş yapmama izin vermezlerse?
2500 alacaksın, elbette bir şey yapmana izin verirler.
Sanırım bütün Almanca kaynak kitaplarımı da yanımda götüreceğim.
Emin olmak için o kitaplara bakmam gerekebilir.
Bu seni daha iyi hissettirecekse, götür tabii.
Ama o kadar ağırlar ki...
Tüm bunlar beni korkutuyor. Altı ay sonra döndüğümde çok sevineceğim muhtemelen.
- Büyütme bu kadar gözünde. - Ama mesele büyük.
Aslında orada temelli kalsam daha iyi olurdu. Hoşça kal Almanya...
10 yıl sonra aksansız İtalyanca konuşur, çift dilli çocuklarım olurdu.
- Bir doktorla evlenirdim... - Evet, bu harika olurdu.
Geçmişim sırlarla dolu olurdu...
Sırlarla dolu, gizemli biri olurdum... Sence geri döner miyim?
Hayır, belki de hiç dönmezsin!
Ya sen? Ben gider gitmez birine âşık mı olacaksın?
Tabii. Âşık olacağım.
Hatta bir yerlerde beni düşünüp beni bekliyor: Nerede kaldı bu kız?
Parti yaparsam eğer kimleri davet etmeliyim sence?
Sanırım bütün arkadaşlarını tanıyorum.
Gregor'u tanımazsın. Çok kısadır o.
Gregor'un, İngiltere'den getirttiği
kıyafetlerle dolu bir mağazası var.
Ama aslında bir fotoğrafçı ve
tasarımcı değil, neydi o kelime...
- Stilist. İşte bu. Ama ufak. - Nasıl ufak?
- Boyu en fazla beş fit. - Gerçekten de kısaymış.
- Hatta daha da kısa. Ve sırım gibi. - Sırım gibi mi? Yok artık.
Yazları buralar güzel oluyor.
- Acıktın mı? - Hayır.
- Josef'e mektup mu yazıyorsun? - Evet.
Onu sevdiğini mi yazıyorsun?
Gölde seninle birlikte olduğumu yazıyorum.
- Ceketini giyebilir miyim? - Islak mayonun üstüne olmaz.
- Marie'yi uzun zamandır mı tanıyorsun? - Hayır, çok olmadı tanışalı.
Oda arkadaşı arayan birilerini sorarken onun numarasını aldım.
- Karl'dan. Karl'ı tanıyor musun? - Hayır.
O da binada oturuyor.
- Şapka takıyor mu? - Şapka mı? Hayır.
- Şapkalı bir adam var ama. - Hasır şapkalı mı? - Evet.
Kimi kastettiğini anladım. Ama o Karl değil.
- Kendini mi yaraladın? - Evet. Kendimi haşladım.
İğrenç görünüyordu, o yüzden üstünü kapattım.
- İğrenç derken? - Hoş görünmüyordu yani.
- Nasıl oldu? - Kahve yaparken.
Nasıl oldu ben de anlamadım ama üstüme kaynar su dökmeyi başardım.
Muhabbetiniz bol olsun.
Telefonu da buldum muydu gidebiliriz.
Siz gidince ufaklık tek mi kalacak?
Evet, ama idare eder o. Bunu yapmak benim de hoşuma gitmiyor gerçi.
- Yeni odanda rahat mısın peki? - Evet, çok.
Bir zamanlar ben de orada oturmuştum. Yazları orası fırın gibi oluyordu.
Evet, sıcakları hafife almışım. Bu sıcaklar beni mahvediyor.
Evet, sıcaklar hiç çekilmiyor, hele de içerideysen.
Aynen.
Artık güneşe çıkmıyorum. Küçükken çok çıkardım ama artık çıkmıyorum.
- Ne zaman kaldın burada? - Geçen yıl, boşanma sürecindeyken.
- Boşandım, biliyor musun? - Hayır, bilmiyordum.
- Burada en uzun oturan Marie, değil mi? - Evet, yıllardır.
Gideceğini de pek sanmıyorum. Burada anne oldu ve muhtemelen
- yine burada büyükanne olacak. - Büyükanne mi!
- Neden olmasın? - Onu pek tanımıyorum.
- Kardeşin ya da ablan var mı? - Bir kardeşim var.
- Burada mı? - Hayır, memlekette.
- Memleket nere? - Güney Almanya.
Bir arkadaşıyla işlettiği bir tersanesi var.
Büyüdüğümüz yere yakın bir yerde oturuyor.
Yelkenliyle seyahate de çıkıyordur o zaman?
Evet, çıkıyor. Benden küçük. 27 yaşında.
Ne yapmak istiyorsun?
Müzik dinlemek. Senin de dans etmeni.
- Hangi müzik olsun? - Erlkönig.
- O müzikle dans edilmez ki. - Niye?
Hastaya evden bahsettin mi?
Evet, ona numaranı verdim. Ama bence parası yetmez.
- Ne kadar olduğunu söyledin mi? - Hayır, seni aramasını söyledim.
Satıldı satılacak neredeyse. Söyle elini çabuk tutsun.
O zaman unut gitsin. Arkadaşlarımdan biri değildi zaten.
O gözlemeleri burada yapmıyorlar mıydı?
- Bir şey yer misiniz? - Hayır, ben yemeyeceğim.
- Villa'dan mı söz ediyordunuz? - Evet.
- Kim alıyor? - Köln'den bir avukat.
Ne zamandır arıyordum. İşin tuhafı onu üniversiteden tanıyor olmam.
Tuhafmış gerçekten. Tebrikler.
- Teşekkürler. Ne için? - Komisyonun için.
Kardeşim, emlakçıların bir tık üstünün silah tacirleri olduğunu düşünüyor.
Bu arada, bu yıl tatile Sardinya'ya gidiyoruz.
Thomas biliyor oraları. Küçükken hep oraya giderdik.
Köydekiler bizi otuz yıldır tanıyor.
Ama Thomas'ı ne zamandır görmediler.
Gitsen bile seni tanımazlar muhtemelen.
Neden artık oraya gitmiyorsun bilmiyorum. Her neyse, biz gidiyoruz ve...
Clara'yı da ilk defa götürüyoruz. Oraya ne zamandır gitmemiştik.
Clara dokuz yaşında olduğuna göre... Tam on yıldır.
Hamile olduğumu hatırlıyorum.
- Ben de. Okyanusa kusmuştun. - Evet, feribottayken!
- Uçuyor musun? - Bilmem, uçuyor muyuz?
Evet, öylesi daha iyi, değil mi?
- Ev nerede? - Kuzeyde kalıyor biraz.
Olbia'dan arabayla iki saat mesafede. Bu arada, Marcus'un arabasıyla gideceğiz.
Bizi almaya gelecek ve sonra araba bizde kalacak.
Araba kiralasak ona hakaret etmişiz gibi görünürdü.
- Ne tür bir araba bu? - Sanırım bir Renault.
Çok küçük değil. Yeter bize.
- Sen tüm yaz burada mısın? - Evet. Mektuplarını sana yönlendireyim mi?
Gerek yok. Birinin burada olduğunu bilmek yeter benim için.
Evi kendi hâline bırakmak hoşuma gitmiyor.
Marie evlerine giderek daha çok bağlanır oldu.
Evet, ama sebebi o değil.
Evde birinin olmasını tercih ediyorum o kadar.
Ne kadar süreliğine gidiyorsun?
Dört haftalığına, değil mi?
Onu sıkıyor muyuz?
Bilmem. Sanmıyorum.
- Ne iş yapıyor o? - Mimarlık okuyor.
Neredeyse bitirmek üzere.
Madem onca zamandır gitmemişsin, neden bizimle Sardinya'ya gelmiyorsun?
Ciddiyim. Louis'i de getirebilirsin.
- Hayır, tatile çıkmak istemiyorum. - Hiç çıkmaz.
Ben de.
Çocukken tatile çıkmak normal geliyor, insan bunu hiç düşünmüyor bile.
Herkesin tatile çıktığı bir ortamda tatile çıkmamak tuhaf olurdu.
O yüzden küçükken, tatile çıkmanın zorunlu bir şey olduğunu sanırdım.
Evden taşındıktan sonra, yıllarca tek başıma tatile çıktım.
Ama tatiller nedense hep stresli geçiyordu.
Sağ salim atlattığım her gün için Allah'a şükreder hâle geliyordum.
Tatillerden çok, tatilden dönmekten mutlu oluyordum.
Sonrasında tatillere çıkmaz oldum. Ama o çıktığım tatiller için de pişman değilim.
En azından anlatacak birkaç hikâyem oldu.
Hem zaten tatillerde komik, tuhaf bir şeyler illaki olur.
Ya da ne bileyim, tehlikeli birtakım maceralar atlatırsın.
- Neyse ki herkes benim gibi değil. - Neden? Bunda bir sorun yok. - Biliyorum.
Bence bu biraz da insanın başka nelerle uğraştığına bağlı.
- Evet. Ve nasıl yaşadığına. - İyi yaşıyor musun?
- Ne? - İyi yaşadığını düşünüyor musun?
- Şu an gayet iyi yaşıyorum. - Yani tam olarak şu anda mı?
- Evet. İyiyim. - Salaksın sen.
- Neden öyle dedin? - Kızı rahat bırak.
Thomas tatile çıkmıyor çünkü eğlenmesini bilmiyor.
Eğlenmekle ilgilenmiyor.
Başkalarının kendilerini ifşa etmesini
bekleyen türden biri o.
Biz küçükken, Laurel ve Hardy'e gülmeyen tek kişi oydu.
O zamanlar anlamıyordum. Ama artık gülüyorum.
Hangisini daha çok seviyorsun, Laurel'i mi, Hardy'i mi?
Laurel'i.
- Hayatta mı hâlâ onlar? - Bilmem. Ölmüşlerdir herhâlde.
No comments yet. Be the first to leave one.