De første 69 linjer.
GÖKYÜZÜNE YOLCULUK
İnsan, antik çağlardan beri etrafını çevreleyen evreni tasvir etmeye çalışmıştır.
Dünya’nın düz, hareketsiz, yüzeyi kraterlerle kaplı
ve etrafının gök cisimlerinin asılı olduğu sert bir kubbeyle çevrili
olduğu düşünülüyordu.
Daha sonra karada ve denizde yapılan yolculuklar sayesinde
Dünya’nın üzerinde tam tur atabileceğimiz
neredeyse küresel bir yapıya sahip olduğu keşfedildi.
Gözlemciler, gözlemleyebildikleri hareketlere dayanarak
Dünya’nın hareketsiz olduğunu, ve etrafında
Güneş, Ay ve yıldızların döndüğünü tahayyül etti.
Dolayısıyla insanoğlu evrenin merkezi olmaya devam ediyordu.
Optik aygıtların keşfi ise yavaş yavaş…
evrenin gerçek yapısını ortaya çıkarmaya başladı.
Meridyen çemberi gök cisimlerinin
kesin konumunu belirlemeye ve hareketlerini öngörmeye imkân sağladı.
Ekvatoral teleskop ise görünümlerindeki detayları ortaya çıkardı.
Böylece Dünya, artık yaradılışın merkezi değil,
kendi ve Güneş etrafında dönen küçük bir gezegenden ibaretti.
Güneş ise sayısız benzeşi arasında kaybolmuş sıradan bir yıldızdı.
Gök cisimleri arasındaki mesafeyi ölçmek için kullanılan yöntem şöyle açıklanabilir:
Eğer iki gözümüzü teker teker kapatarak
yakın mesafedeki bir nesneye bakarsak
her iki göz de nesneyi, arka planla arasındaki mesafeye
bağlı olarak farklı bir konumda algılayacaktır.
Nesne yaklaştıkça konumlar arasındaki fark da artacaktır
Bu farkı, gözlerimizin arasındaki boşluğun ve nesneyle
aramızdaki mesafenin uzunluğunu
kullanarak nirengi yöntemiyle
hesaplamak mümkündür.
Aralarında belirli bir mesafe bulunan iki gözlemci düşünelim.
Eğer ikisi de Ay’a aynı anda teleskopla bakacak olursa
her iki durumda da Ay yıldızlara göre farklı bir konumda olacaktır.
Gözlemciler birbirinden uzaklaştıkça konumların arasındaki fark artacaktır.
Gözlemciler bu farkı hesaplayarak
Ay ve Dünya arasındaki mesafeyi ölçebilir.
Ki bu da yaklaşık 384.000 km’dir.
Ay’la aramızdaki mesafeyi kapatmak istesek bizimkiyle eş
30 Dünya’ya ihtiyaç duyardık.
Aynı yöntem kullanılarak ölçülen Dünya ve Güneş arasındaki
mesafe ise yaklaşık 149 milyon kilometredir.
Çok uzaktaki bir yıldız ondan daha uzaktaki gök cisimlerine
bağlı olarak altı ayda bir gözlemlenebilir.
Ve hesaplamalarda
gözlemciler arasındaki mesafe yerine
o sürede Dünya’nın Güneş etrafında katettiği yol kullanılır.
Dünya’dan biraz uzaklaşalım.
Kıtaları yarı yarıya saklayan bulutlar…
etrafını çevreleyen ince atmosfer tabakasını ortaya çıkarıyor.
Biz göklerdeki yolculuğumuzun
ilk durağı olan Ay’ın engebeli yüzeyine yaklaştıkça
yerküre, uzayda hızlıca küçülüyor.
Burada bir yarısı Güneş tarafından aydınlatılan Dünya,
Dünya’dan gözlemlenen Ay’a kıyasla dört kat daha büyük görünüyor.
Uydumuza varmış bulunuyoruz.
İşte halka biçimindeki dağları…
dik yamaçlı zirveleri…
yarıklarla çevrili düzlükleri.
Atmosfersiz, yaşam için vazgeçilmez unsurlar olan hava ve suyun
bulunmadığı ve yerküreye
hep aynı yüzü dönük olan bu dünya, ölü bir dünya.
Üstümüzde devamlı parıldayan yıldızları örten hiçbir tabaka yokken…
Ayağımızın altında bulunan ve Güneş’in
14 gün boyunca ısıttığı zeminin sıcaklığı
dayanılmaz bir dereceye ulaşıyor.
Uzun ay gecesi sırasında ise bu sıcaklık en düşük derecesine düşüyor.
Ama bu, daima Dünya’nın aydınlattığı yüzde gerçekleşiyor.
Şimdi Mars’a gidiyoruz. Gezegenimizin Ay’a kıyasla 145 kat daha uzağında bulunuyor.
Mars’ın atmosferi var ama Dünya’nınki kadar etkili değil.
No comments yet. Be the first to leave one.